“SINIRSIZ” BİR SİLAH; “SOSYAL MEDYA”

  • 22.09.2021 22:24
  • Okunma: 559 kez

Ayten Çalış Kurtçu


"İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Yasa Değişikliği” Ekim'de Meclis'te...

Silahı, vatanınızı ya da namusunuzu korumak adına kullanabilirsiniz. Aynı mekanizma ile bir başkasının hayatına son verebilir ya da ciddi bir yaralamaya da sebep olabilirsiniz. Şüphesiz buradaki akıbeti, tetiğe basanın bilinci belirler. Bir de silahı aklı buluğa ermemiş bir çocuğun eline verirseniz, sonucu hepten kestiremezsiniz! Onu bir oyuncak sanabilir, kendi sınırlı veri tabanına göre zihnine hoş gelen oyunlar oynayabilir ve güçlü bir ihtimal, sonuç trajediyle de bitebilir. Tıpkı “sosyal medya silahının yarattığı anomali durumlar” gibi.

Sosyal medyanın düzeyini; hiç tereddütsüz kullanıcıların kültür seviyesi, insanî duyarlılıkları, kişisel hassasiyetleri, bireysel birikimleri ile hayata bakış açıları belirliyor. Ne var ki farklı farklı bilinç düzeylerindeki kullanıcıların aynı havuzun içinde var olması, işleri son derece renkli kılıyor. Bu renkler bazen beyaz, bazen mavi, bazen turuncu, bazen de simsiyah olabiliyor. Zira dilin kemiği yok! Hele ki bir düzlemde “türlü maskelerle” var olabiliyor, kendi kimliğinizin dışındaki kullanıcı isimleri ile “Atış serbest!” diyebiliyorsanız..!

TBMM’nin 1 Ekim 2021’deki açılışının hemen akabinde; son bir yıldır daha sıcak şekilde üzerinde durulan, sosyal medya ile ilgili yasa tasarısı da onaya sunulacak. İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Yasa Değişikliği” ismiyle anılan tasarı; daha şimdiden “Siyasal iktidar, özgürlüklerimize engel koyuyor!”, “İktidar, kendi lehine suç yaratıyor!” tarzı trajikomik itirazlara muhatap olmaya başladı bile! Hatta internette kısacık bir tarama yaptığınızda; bu tasarının, seçim sürecinde muhalif sesleri susturmayı hedefleyen bir adım olduğunu vurgulayan tuhaf beyanlara bile rastlayabiliyorsunuz. Manipülasyon ile mücadele adına hayata geçirilmeye çalışılan bir işi manipüle etmek de bu olsa gerek. Tabi kronikleşmiş sorunları alelacele “ifade özgürlüğü paketi”ne sarıp servis etmek yerleşik bir Eski Türkiye adeti olduğundan, bu tarz klişeleşmiş reflekslere de son derece alışkınız. Ne var ki o iş öyle değil…

2016 yılının sonunda hazırladığımız ve 20 Şubat 2017 tarihinde de İstanbul Aydın Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi bünyesinde gerçekleştirdiğimiz Sosyal Medya ve Etik Çalıştayı’nda; sosyal medyadaki üslûp sorunu, mevcut bir sosyal medya etiğinin olup olmadığı, sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen manipülasyonlar ve sergilenen algı yönetimi gibi konuları irdelemiştik. Sosyal alanda çalışan birçok değerli akademisyenden oluşan geniş konuşmacı ağı içerisinde; dönemin Başbakanlık Başmüşaviri olan Dr. Necdet Subaşı (sosyolog), İletişim Profesyoneli Ali Saydam, GENAR Başkanı İhsan Aktaş, Uluslararası Sosyal Medya Derneği (USMED) Başkanı Said Ercan gibi isimler de vardı. İşin ahlak boyutunu konuşabilmek adına da, alanda uzman isimlerin dışında Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İstanbul Eski Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Felsefe Profesörü Caner Taslaman hocalarımızı da davet etmiştik. Hatta Sn. Bardakoğlu Hoca, “Hayatın her alanındaki ahlak sorunlarını kendi zeminine taşıyan sosyal medyayı, hukukî takiplere konu etmemiz gerekir.” demişti. Ne var ki kendisinin bu haklı tespiti; Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın yakın zamanda tepkilere yol açan, sosyal medya düzenlemesine yönelik aynı minvaldeki çağrısı kadar dikkat çekmemişti.

Çalıştayın uzun sonuç bildirgesinin ilk maddeleri, yakında Meclis’e gelecek olan tasarının içeriği ile aynıydı. 1) Sosyal medya, yaşanan hızlı iletişim süreçleri sebebiyle yadsınamaz bir etki alanına sahip olmakla birlikte; insanların bireysel ve toplumsal yaşamlarını etkileyen etik sorunların da merkezi haline gelmiştir. 2) Kullanıcıların kendi öz kimlikleri dışında sanal kimlikler oluşturarak bu mecrada kamuoyu oluşturmaları ve gerçek kimlikli kullanıcılarla bu şekilde iletişim kurmaları, çok ciddi sorunlara yol açmaktadır. 3) Sosyal medya; insanları sıcak, doğruluğu ve yasallığı kanıtlanmamış türlü suflelerle ya da provokatif hamlelerle hızlı bir biçimde örgütleyebilme/harekete geçirebilme kabiliyetine sahip olduğundan, toplum sağlığı ve güvenliği açısından yakından izlenilmesi ve gerekli olan noktalarda da rehabilite edilmesi gereken bir zemindir. 6) Sosyal medyada üslupsuz, haddi aşan, insanların mahrem alanına giren, incitici, kırıcı ve aşağılayıcı paylaşımlarda bulunmanın bir özgürlük, demokratik hak, söylem serbestisi olduğunu düşünen kesimin varlığı ve dahası bu kesimin baskın hale gelmesi; toplum sağlığı ve genç neslin eğitimi bakımından oldukça ciddi bir sorundur. 7) Sosyal medya, hem bireysel hem de kitlesel anlamda bir silah olarak kullanılmakta; siyasal tetikçilik, politik manipülasyonlar ve türlü itibar suikastları bu satıhta sıklıkla yaşanmaktadır. 9) Bireysel ve toplumsal anlamda bastırılmış, bilinçaltına itilmiş tüm duygu ve düşüncelerin yer yer tazyikli ve anomali şekilde dışa vurulduğu sosyal medya zemini; bundan sonraki süreçlerde tahripkar değil işlevsel boyutta kullanılan sağlıklı bir mecraya dönüştürülmelidir. Söz konusu sosyal ve bireysel rehabilitasyonun “bilişim hukuku”ndan “sosyal psikoloji”ye, “etik” ve ahlâkî boyuttan “sosyoloji” ya da “toplum mühendisliği”ne doğru açılan her bir ayağı üzerinde ayrı ayrı çalışılmalıdır.

Aynı yıl içinde (11 Ekim 2017) yine İAÜ Toplumsal Araştırmalar Uyg. Arş. Merkezi ve İAÜ Yeni Medya Uyg. Arş. Merkezi ortaklığı ile söz konusu çalıştayı yineleyerek, diğeri gibi tüm gün süren “Dijital Dönüşüm ve Toplumsal Etkileri” başlıklı bir çalışma daha gerçekleştirdik ve Dijital Dönüşüm Derneği Bşk. İsmail Hakkı Polat, Hacettepe Üni. İletişim Fak. Bilişim ve Enformasyon Teknolojileri Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Mutlu Binark, algı yönetimi ile ilgili yüksek lisans tezimde değerli katkılarını aldığım Sosyal Medya ve Bilgi Teknolojileri Strateji Derneği Başkanı Abdullah Çiftçi gibi birçok uzman ismi “aynı temel problem çerçevesinde” bir araya getirdik. Bu çalıştayın sonuç bildirgesinde de yine mevcut soruna ilişkin maddeler öne çıkmıştı. 2) Hızla ilerleyen dijital dönüşüm sürecinde, tüm kuşakları kucaklayacak kamu politikalarının oluşturulması gerekmektedir. 4) Dünya üzerindeki illegal yapılanmaların, çeşitli terör örgütlerinin dijital ağlar üzerinden nasıl yapılandıkları kamuoyuna anlatılmalı ve dijital zemin üzerinden yürüyen ‘manipülasyona dayalı algı yönetimi’ hususunda somut ve spesifik çalışmalar yapılmalıdır. 8) Dijital alandaki hukuki denetimsizlikten doğan vergi kaçakları gibi ya da istihbarat ve siber saldırı boyutu gibi suç teşkil eden sorunlu alanlara yönelik ciddi yaptırımlar oluşturulmalıdır.

Sonuç olarak önümüzde ivedi şekilde önlem alınması gereken net bir sorunun, rehabilite edilmesi gereken ve sürekli farklı sorunlar üreten problemli bir alanın var olduğu; yadsınamaz, çarpıtılamaz, tehir edilemez, özgürlükler meselesiyle irtibatlıymış gibi lanse edilip ucuzlaştırılamaz cinsten apaçık bir gerçektir. Kaldı ki sorunun bizatihi kendisi, zaten özgürlükler ve kişisel haklar alanını tahrip etmektedir.

Yaklaşık bir yıldır; sosyal medyada hakaret edenlere 2 yıla kadar, yalan haber yapan ve yayanlara da 5 yıla kadar hapis cezası getirilebileceği konuşuluyor. Somut yaptırımların nasıl şekilleneceğini, hep konuşulduğu gibi “Dijital Dönüşüm Bakanlığı” ya da “Sosyal Medya Bakanlığı” tarzı bir açılımın yapılıp yapılmayacağını henüz bilmiyoruz ancak gerçek dışı kimliklerden sahte takipçilere ve bot hesap saldırılarına, manipülasyona dayalı algı yönetiminden provokatif sosyal medya örgütlenmelerine varıncaya kadar birçok problem üzerinde başlık başlık çalışmanın, işlevsel yaptırımlar belirlemenin kaçınılmaz olduğunu da ayne’l yakîn görüyoruz. Kullanıcılardaki belirsizliği gidererek yasal temsilci bulundurma ve bu şekilde muhataplık ilişkisini düzene koyma yönelimi, önemli bir somut adım olarak karşımızda duruyor. Zaten başta Almanya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesi ya da ABD, bu tip sorunlarla karşılaştıklarında devlet eliyle çeşitli düzenlemeler yapıyor ve kamu hukukunu korumak adına çeşitli kurallar koyma, sınırlandırmalar getirme yoluna gidiyorlar. Ama nedense iş bize geldiğinde konu birdenbire kılıf değiştiriyor, “bireysel hak ve özgürlükler üzerinden yapılan demagojik güzellemeler” saniyesinde devreye giriyor! Açıkçası, Batılı dostlarımızın “double standard” dediği o meşhur çukurda debelenmekten epey bir sıkıldık. O nedenle de bu kemikleşmiş çifte standardı bir kenara koyup, kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz müsaadenizle. Doğal akış, bunu söylüyor…

Yazarın Yazıları