SU’YUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ ÜLKE HOLLANDA’DAYIZ;

  • 23.04.2021 12:45
  • Okunma: 753 kez

İlayda Buse Çelik


Bu ayki köşe yazımda sizleri suyun çok değerli, fakat bir o kadar da tehdit edici olduğu ülkelerden birinde, Hollanda’da küçük bir gezintiye çıkarmak istedim.

Hollanda şu ana kadar gezdiğim ülkeler arasında tekrar tekrar gidip gezmek istediğim ve hiçbir zaman vakit geçirmekten sıkılmayacağımı düşündüğüm ülkelerden bir tanesi. Yüzde 50’si sular altında kalmış olan bu ülke, etrafını sarıp sarmalayan suların büyülü görüntüsüyle her bir köşesinden misafirlerini etkilemeyi başarıyor. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel olan bu ülkenin en popüler yeri elbette ki başkenti Amsterdam olsa da, aslında tüm şehirlerinin ayrı bir dokusu ve havası var. İnsanların, çeşitliliğin, özgürlük kokan o güzel havanın, saygının ve hoşgörünün hakim olduğu bu coğrafyada dolaşırken tüm farklılıkları size bir arada sunan bu güzelliğin içerisinde olmaktan keyif alacağınıza eminim.

Kültür, sanat, eğlence, özgürlük, 176 farklı ülkeden insanın bir araya gelerek oluşturduğu bu renkli hayat, eminim sizleri de etkileyecek ve farklı bir coğrafyada olduğunuzu sizlere fazlasıyla hissettiriyor olacak.

Gezilecek yerleri işaretlemek üzere çevrimdışı haritalarımız hazırsa, Hollanda’nın görkemli başkenti Amsterdam ile yolculuğumuza başlayabiliriz. Nehirlerin kıyısında, zaman zaman sular altında kalan toprakların üzerinde, iç içe geçmiş kanallar üzerine kurulu bir kent olan Amsterdam’ın tüm yolları aslında Dam meydanına çıkıyor. Önemli aktivitelerin düzenlendiği, büyük markalara ev sahipliği yapan, her bir köşesinde sokak sanatçılarının sizi karşılayacağı bu büyük meydanın bir tarafında kraliyet düğünlerinin ve taç giyme törenlerinin yapıldığı Niewe Kerk Kilisesi, diğer tarafında ise Madame Tussaud’s Müzesi sizi karşılıyor olacak. Meydanın tam ortasında ise 2.Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenler adına dikilmiş olan o büyük anıtı göreceksiniz. Meydanın bir köşesinde ya da hatta tam ortasında, yani Amsterdam’ın kalbinde durup; hayatın akışını, insanların hareketlerini ve etrafınızdaki gösterileri bir süre bulunduğunuz yerden izlemenizi tavsiye ederim. İnsanların yüzlerindeki ifadeleri ve hayat telaşesine kapılmış Hollandalıları, belki işe koşturan ya da izin gününü meydanda dolaşarak geçirenleri, onların hoş kahkahalarını, bir rehberin peşinden yürüyen kalabalık turist grupları, belki ayağı takılıp düşen bir çocuğun ağlamasını, ilk kez Amsterdam’a gelen genç bir grubun heyecanını ve daha birçok “an”ı yakalayabilirsiniz bu meydanda. Tüm bu akışın yanı sıra müzeleriyle de ünlenmiş olan bu şehirde sizi farklı tarihlere ve olaylara götürecek olan; Van Gogh Müzesi, Rijksmuseum, Anne Frank’in Evi, Rembrandt’ın Evi ve Stedelijk Müzesi ziyaret edebileceğiniz müzelerden sadece birkaçı. Birkaç günlük bir gezinti için gittiyseniz her bir müzeyi görmeniz bu kısa süre içerisinde imkansız olacaktır. Uzun süreli bir seyahat planladıysanız ve gerçek bir müze tutkunuysanız elbette her birini ziyaret etme düşüncesi keyifli olabilir. Bunların yanı sıra dinlenebileceğiniz, yeşilin farklı tonları içerisinde rahat bir nefes alırken etrafınızda bisiklet süren, çimlere oturmuş sohbet eden ya da yürüyüş yapan insanlarla karşılaşabileceğiniz, olabildiğine geniş ve yeşil bir alan arayacak olursanız Vondelpark’ı bulmanız hiç de zor olmayacaktır. Üstelik sizlere özel bir botanik bahçedeymişsiniz gibi hissettirecek, oldukça merkezi konumda bulunan bu parka ulaşım da çok kolay.

Amsterdam’a gitmeden önce aklımda canlanan üç temel simge vardı. Bisikletler, yel değirmenleri ve “I Amsterdam” yazısı. Bisikletle başlayacak olursak, gittiğim hiçbir yerde bu kadar yoğun bir bisiklet kullanımı ve bisiklet için oluşturulmuş, böylesine ince düşünülmüş ayrı bir trafik görmemiştim doğrusu. Bir yaya olarak bisiklet trafiği (kendilerine özel ışıkları ve park yerleri bulunuyor.) içerisinde kaldığım durumlar dahi yaşadım. Bisikletliler için oluşturulmuş yollarda ekstra özenli ve dikkatli davranmanız gerekiyor. 7’den 70’e her yaştan insan, ulaşımını ağırlıklı olarak bisiklet ile gerçekleştiriyor. Bunu şık kıyafetlerle bisiklet süren, belki de işe bisikletle gidip gelen insanları gördüğünüzde daha net anlıyor olacaksınız.

Yel değirmenleri dediğimizde ise aklıma Zaandam geliyor. Amsterdam’dan çok da uzaklaşmadan renkli binaları ve yel değirmenleriyle sizi karşılayacak olan bu ünlü ve minik şehri mutlaka ziyaret etmelisiniz. Birçok farklı yel değirmenini içerisinde barındıran bu şehirde değirmenler boya üretimi, yağ üretimi, talaş üretimi gibi farklı kullanım amaçları ile hala aktif halde. Müze severler için ise Çikolata müzesi, Peynir fabrikası ve Clog ayakkabılarının üretildiği bazı müzeler keşfedilmek üzere sizlere harika deneyimler sunuyor olacak. Çikolata ve peynirin ününü çoktan duymuşsunuzdur eminim, bunları tatmadan şehirden dönmek haksızlık olacaktır. Ama nedir bu Clog ayakkabıları diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Suyla bir arada, iç içe yaşamanın yollarını uzun yıllar arayan Hollandalılar’ın ürettiği bu tahta ayakkabılar; ahırda ve tarlalarda çalışırken insanların ayaklarının ıslanmasını engellemek amacıyla ürettikleri ve ülke kültüründe önemli bir yere sahip olan sembollerden bir tanesi. Hatta dikkatinizi çekmemesi olanaksız olan kocaman bir Clog ayakkabısı sizi müzenin önünde karşılıyor olacak. Müzenin içerisini gezip, rengarenk ve farklı motifleri olan ayakkabıların tarihine bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Gel gelelim “I Amsterdam” yazısına, eskiden Amsterdam’a gitmek isteyen herkesin (ben de dahil) bir hayali de “I Amsterdam” yazısı önünde fotoğraf çekilmekti diyebiliriz. Fakat birkaç yıl önce “I Amsterdam” yazısı şehre dair oldukça bireyselci bir yaklaşımı sembolize ettiği düşüncesi ile meydandan kaldırılmış bulunmakta. Amsterdam’ın çeşitlilik, hoşgörü, dayanışma gibi kavramlarıyla öne çıkan bir şehir oluşunun, yazının oluşturduğu bu bireyselci görüntü ile uyuşmaması ve insanlarda farklı bir algıya sebep olması öne sürülerek kaldırıldı, pek de haksız bir sebep sayılmaz gibi. Yine de birçok turistin hayallerini süslemiş ve güzel anılara eşlik etmiş bir semboldü ve ben de göremediğim için oldukça üzülmüştüm. Ama şehirde hala güzel fotoğraflar çektirerek muhteşem anılara sahip olabileceğiniz birçok farklı nokta bulunuyor. Her bir kanal, kenarlarında duran bisikletlerle beraber oluşturduğu muazzam görüntü ile şehrin her bir köşesini anılar biriktirmek için ideal alanlara dönüştürüyor. Unutmadan söylemeliyim ki kanalları bir tekne turuyla gezmeden şehri asla terk etmemelisiniz! Kanallar şehrin her yanından çok güzel görünüyor fakat bir tekne ile kanalların arasında gezinmek insana bambaşka hissettiriyor. Bu yüzden gezintiniz sırasında büyüleneceğinize eminim.  Üstelik her yıl kanalların belirli noktalarına dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıların hazırladığı ışık gösterileriyle belirli görseller yerleştiriliyor. Bu sebeple tekne turunu özellikle hava karardığında ya da gün batımında yapmak, ışıklı gösteriyi izlemek adına da güzel bir seçenek olacaktır. Fakat kanallar gündüzleri de oldukça muazzam görünüyorlar ve vaktiniz varsa her iki halini de görmenizi öneririm.

Son olarak bahsetmek istediğim bir diğer nokta herkesin bildiği ünlü “Red Light District” (Kırmızı Fener Sokağı). Hollanda’da bazı uyuşturucu çeşitlerinin ve fuhuşun yasallaştırılmış olması ne yazık ki tursitleri en çok cezbeden durumlardan bir tanesi. Bu durumun en canlı örneği ise Hollandalılar’ın pek de umursayıp ilgi duymadığı fakat turistlerin en fazla ziyaret ettiği Kırmızı Fener Sokağı. Kırmızı ışıklarla aydınlatılmış bu sokakta, striptiz şovları, uyuşturucu maddelerin satıldığı mekanlar ve seks işçilerini camekan odalarda görebileceğiniz farklı alanlar bulunuyor. Gidilip görülmesi gereken, farklı bir alan olarak tanımlayabiliriz. Son olarak ise kanallardan gelen kötü kokulardan rahatsız olacaklar, bu kokuyu hafifletip, yerini mis gibi kokulara bırakacağını düşündüğüm ünlü çiçek pazarını ziyaret edebilirler.

Hollanda’nın tüm bu güzelliklerinin, gezilip görülecek güzel yerlerinin yanı sıra, suyun ülke için hala büyük bir tehlike oluşturmaya devam ettiği aşikar. “Alçak topraklar” manasına gelen ve kendi dilinde “Nederland” olarak adlandırılan Hollanda’nın; yüzde 26'sı, yani dörtte biri deniz seviyesinin altında bulunuyor. Biraz önce bahsettiğimiz, Hollanda’da mutlaka görülmesi gereken yerler düşünülünce, ülkenin denizle burun buruna kalmış olması ticaret ve özellikle turizm alanlarında büyük avantajlara sahne olarak ülkeye büyük bir kazanç sağlıyor. Fakat aynı zamanda ülkenin yarısı denizle burun buruna kalmış durumda ve bu durum ülke genelinde insan hayatı açısından oldukça büyük bir tehdit oluşturuyor. Hollanda’lı bir gezginin söylediği cümle tam olarak durumu açıklıyor aslında; “Su Hollandalılar için hem en iyi dost, hem de en acımasız düşman” olarak görülüyor. Biraz olsun, suya, suyun insan hayatındaki önemine ve nelere mal olabileceğine dikkat çektikten sonra Hollandalıların zamanla su ile yaşamayı, suyu verimli kullanmayı öğrenmiş bir toplum olarak karşımıza çıkıyor oluşu da beni hala oldukça etkileyen özelliklerinden bir tanesi.  Su ile bu kadar savaşan, hayatını tehdit eden bu unsurla yaşamak için yeni yollar geliştiren ve suyu ülke içerisinde bu denli etkin kullanan bir ülke, su tüketiminde de bir o kadar dikkatli ve tasarruflu hareket ediyor. Bu kapsamda dünyanın farklı ülkelerinde su tasarrufuna dikkat çekmek ve içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını sağlamak için düzenlenen 22 Mart Dünya Su Günü’nü de,  Birleşmiş Milletler’in bu konuya vermiş olduğu bir destek olarak görebiliriz. Diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, artan su kullanımının önüne geçebilmek ve suyu idareli kullanmak için yapabileceğimiz birçok şey varken, alışkanlıklarımızda küçük değişimler yaparak ve bu tür etkinliklerin yaygınlaştırmasına katkıda bulunarak da artan tüketiminin önüne geçebiliriz. Su, hayatın her alanında farklı kültürleri ve coğrafyaları kimi zaman varlığıyla, kimi zaman ise yokluğuyla sınayan bir etmen olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan ise Hollanda’da ve diğer gelişmiş birçok ülkede olduğu gibi “su” ile birlikte yaşamayı öğrenip, kullanımı konusunda gerekli bilince sahip olabilmek gibi duruyor.

Anahtar Kelimeler: İlayda Buse Çelik, Hollanda

Yazarın Yazıları