İletişim Profesörü Güngör; Şiddet Normalleştiriliyor!

  • Güncelleme: 23.04.2021 21:48
  • Okunma: 1119 kez
  • Yorum: 0
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazife Güngör, toplumda artan şiddet olayları ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Güngör, “Şiddet, kültür emperyalizmi yolu ile estetize edilerek normalleştiriliyor!" dedi.
İletişim Profesörü Güngör; Şiddet Normalleştiriliyor!

Üsküdar’daki farklı yerleşkelerde yükseköğretim hizmeti veren Üsküdar Üniversitesi’nin İletişim Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Nazife Güngör’le, şiddet olgusunun hem iletişim sorunlarına dayanan arka planını hem de şiddetin ekonomi-politik okumasını konuştuk.

Üsküdar’ın merkezinde faaliyet gösteren bir üniversitenin kadın yöneticilerinden biri ve bir iletişim profesörü olarak önemli tespitlerde bulunan Güngör, kültür emperyalizmine dayanan mevcut küresel sistemin şiddeti estetize ederek kurumsallaştırdığına ve normalleştirdiğine dikkat çekti...

“Şiddet; Tarihsel Süreç İçinde, ‘Savunma’ Amaçlı Kullanımdan

‘Tahakküm’ Amaçlı Kullanıma Doğru Evrilmiştir.”

Şiddetin temelinde yatan en önemli sebeplerden biri; şüphesiz ki gerçek bir iletişimin eksikliğini yaşamamız ve ‘anlaşılmama’, ‘anlatamama’, ‘dokunamama’ gibi duyguların, bireysel ya da sosyal tıkanmaların öfke patlamalarına sebebiyet veriyor olmasıdır. Ancak bir iletişim bilimci olarak; şiddet konusunu masaya yatıracağımız zaman iletişimden bir adım daha öteye geçerek, evvela bu problemin kültürel genetiğine bakmamız gerektiğini düşünürüm.

Vahşi doğanın içerisine doğan insan, başlangıçta kendini savunmak için şiddete başvurmuştur. Sistemli toplum yapılarına geçildiğine ise bu defa insanların şiddeti tahakküm amaçlı, hegemonik bir yönelimle kullandığını görüyoruz.

Önceleri insanın içine doğduğu tabiata ve doğanın bir parçası olan hayvanlara, canlılara, bitkilere, toprağa hakim olma, onlara karşı bir tahakküm kurma şeklinde açığa çıkan temel savunma davranışı sonraları farklı bir boyuta evrilmiş; bu da kültürel ve sosyolojik bir kodlamayı beraberinde getirmiştir. Kısacası hayatta kalma, varlığını sürdürme mücadelesinde araçsal olarak başvurulan şiddet, daha sonra tahakküm amaçlı bir güç unsuruna dönüşmüştür. Akabinde devreye giren teknolojik gelişmeler de şiddet olgusunu daha fazla enstrümanla, daha farklı araçlarla donatmış ve eskiye oranla daha güçlü bir zemine taşımıştır.

“Şiddetin İletişimsel Okumasından Önce,

Ekonomi-Politik Okumasını Yapmak Elzemdir.”

İçinde bulunduğumuz kapitalist ilişkiler ağında, şiddet artık bir ‘güç’ ve ‘iktidar’ aracıdır. Dolayısıyla da şiddetin iletişimsel okumasından önce, ekonomi-politik okumasını yapmak elzemdir. İnsanlar neden şiddet uyguluyor? Güçlü kalmak ve güçlerini devam ettirmek için doğaya, başka insanlara, hemcinslerine ya da karşı cinslerine bir şekilde şiddet uyguluyorlar. Aslında tarihsel süreç içinde öğrenilmiş olan o kodlar, bizi bu noktaya sevk ediyor. Peki neden sevgi ya da koruma değil de şiddet tercih ediliyor? Çünkü şiddetle tahakküm oluşturmak, sevgi ile tahakküm oluşturmaktan çok daha kolay! Çok daha doğrudan ve kısa vadeli. Tarafın rızasını kazanarak sevgi ile de tahakküm oluşturulabilir ama şiddet ile tahakküm oluşturmak çok daha basittir.

Bedensel güç üstünlüğü de yine bir iktidar aracı olarak görülmekte ve tırnak içinde bu ‘üstünlük’ yoluyla da şiddete başvurulmaktadır. Sonuçta bu kodlar, bin yıllar içerisinde kültürel genlerin içerisine yerleşmiştir. İnsan şiddetle hem kendine bir iktidar alanı yaratmış, hem de süreç içinde bu yolla bir şiddet kültürü oluşturmuştur.

“Şiddet, Mevcut Sistem İçinde Estetize Edilerek Normalleştirilmekte

ve Kurumsallaştırılmaktadır.”

Şiddet, daima tesiri altında olduğumuz kültür emperyalizmi kanalıyla estetize edilerek normalleştirilmektedir. Mesela müziğin içerisine girebilmekte; şiddet içerikli şarkılar rahatlıkla söylenebilmekte ya da bu tip bir enstrümantal müzik yapılabilmektedir. Dolayısıyla da, şiddet sanatın içerisinde kendine yer bularak kurumsallaşmaktadır. Dahası güzel olan bir şeyin içerisine şiddet dahil edilerek, bu olgu estetiğin bir parçası haline getirilmektedir.

Örneğin tablolarda, saldıran erkekler ve mağdur kadınlar görürüz. Bunlar, büyük sanat eserleri olarak karşımıza çıkabilmektedir! Aynı şekilde heykeller de öyledir. Bir tarafta elinde kırbaç olan bir erkek, diğer tarafta eğilmiş bir kadın ya da bir başka güçsüz adam! Bu tarz heykel örnekleri de sıklıkla karşımıza çıkar. İşte tüm bu örnekler, şiddetin bir şekilde sanatın içerisine çekilerek estetize edildiğinin somut göstergeleridir.

Yine bir diğer alan olan medya içeriklerinde, film ve dizilerde de aynı örnekleri görmek mümkündür. Söz konusu içerikler eleştirel bir yaklaşıma tâbi tutulduğunda ise, bunun ‘eleştiri amaçlı bir durum tespiti’ olduğu söylenmektedir. Ancak gerçek tesirlerine baktığımızda, konunun hiç de öyle olmadığını açıklıkla görebiliriz. İşte tam da bu noktada, şiddetin ekonomi-politik okumasının ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

Mevcut küresel sistem şiddet üzerinden, şiddet olgusunu işleyerek kazanç sağlamakta; şiddeti estetize edip yeniden kurarak, bu olgu üzerinden gelir elde etmektedir. Dolayısıyla da para merkezli kapitalist sistemin içinde şiddetin en önemli, en ihmal edilen yanı; şiddetin ekonomi-politik okumasıdır. Bunun yapılmaması, önemli bir eksikliktir.

Peki sistem, neden şiddeti yeniden yeniden kurarak üretmektedir? Çünkü bunu çok daha kolay bir şekilde ve çok daha ucuza yapabilmektedir! Çocukluk dönemlerimizi hatırlayacak olursak, hepimizin Amerikan kovboy filmleri ile büyüdüğü bir vakadır. Vurdu kırdı, saldırma öldürme, tabanca tüfek o kadar normalize edilmiştir ki; neredeyse özenilecek bir durum katına yükseltilmiştir. İşte bu tarz üretimler yapmak, entelektüel derinliği olan eserler üretmekten çok daha kolaydır. Çünkü Dostoyevski ya da Tolstoy tarzı romanlar yazmak, o kadar basit bir iş değildir. Zira böylesi üretimler, entelektüel bir birikim ve derinlik gerektirmektedir. Bu tarz gerçek üretimler yapabilmek için insanı tanımak, evrensel değerleri bilmek ve insanın özünü yakalamak gereklidir. Vurduda kırdıda ise bu gayrete gerek yoktur! Eline tutuşturursunuz silahı; o onu vurur, öbürü bir diğerini yaralar ve biraz da kanla işi bitirirsiniz! İşte bu tarz; duyguya, bir anlamda da reflektif yanımıza hitap eden içerikler sürü psikolojisine uygun çalışmalar olduğu için, alıcısı da hazırdır. Dolayısıyla da duyguya dayalı bir kurmacayı tükettirmek, düşünsel derinliği olan eserleri tükettirmekten çok daha kolaydır. Zaten endüstri de, popüler kültüre dayalı kapitalist sistem de bunu istemektedir! Oluşturulan içerikler bir an önce tüketilsin, ardından bir daha içerik üretilsin ve tüketim zinciri bu şekilde hız kesmeden sürüp gitsin! Zira kapitalizmin hiçbir şekilde durmaya tahammülü yoktur. Ürettiğini hemen satacak, onun yerine yenisini hemen üretecek, düşük maliyetli ve yüksek kazançlı işler yapacaktır. Sonuç olarak sistemin gözünde insan ‘insan’ değil potansiyel bir ‘alıcı’, yani bir ‘müşteri’den başka bir şey değildir.

Şiddetin estetize edilmesi ve bir eğlence aracı haline getirilmesi, insanların şiddet verilerek, kan gösterilerek eğlendirilmesi; bugün artık kimseye yadırgatıcı gelmemektedir. Çünkü bu değer kaybı ve vahşi duygulara ya da eylemlere yönelik özendirme anlayışı, artık bir kültür haline gelmiştir. İşte tüm bu olan biten, acayip bir sömürüdür. Çünkü dünya insanlığı, en zayıf noktamız olan duygular üzerinden sömürülmekte; insanlar şiddetle, kanla ve dövüşle eğlendirilmektedir.

“İnsanlar Hem Robotlaştırılmakta,

Hem de Sadizim ve Mazoşizm Duyguları Pekiştirilmektedir.”

Sürekli kan göre göre kana karşı duyarsızlaştığımız, artık kan görmekten irkilmediğimiz, iliklerimize kadar sızı hissetmediğimiz tuhaf bir dönemi yaşamakta ve tehlikeli bir yabancılaşma sürecinin içinden geçmekteyiz. Dolayısıyla da bireyler bu tuhaf sistem içinde şiddetsever bir hâle gelmekte; şiddet gösterile gösterile, bu olgu zihinlere ve ruhlara ekilmektedir. “Ne ekersen onu biçersin!” şeklindeki atasözünün de işaret ettiği üzere, bugün şiddet tohumları, düşünce ve duygu dünyamıza kastî bir biçimde ekilmektedir. Sistem insanlara çeşitli öldürme modelleri, cinayet ya da intihar modelleri sunmakta ve bireyler de süreç içinde bu marjinal örnekleri, uç noktaları modellemeye başlamaktadır.

Peki biz bunları nereden aldık? Biz bunları, elbette ki Batı’dan aldık. Bu anlayış bize dizilerle, eğlence programları ile geldi! Kısacası bunların hepsinin kaynağında; Batı’nın, Orta Doğu ülkelerine düşük maliyetli ürünler satma hedefi vardır. Tabi bu ürünler de şiddet içerikli olmak durumundadır! Zira bir toplumda entelektüel düzey yüksek değilse ve tutup da bir Dostoyevski romanını film haline getirip sunmaya kalkarsanız, alıcınız olmaz. Ama üç beş kovboy gördüklerinde etkilenirler, alırlar! Böylelikle de o şiddeti ekerler, o şiddetin içinde büyürler. O şiddeti kanıksar ve  kullanmaya başlarlar. Çünkü onunla eğlenmiş, onunla keyif almış, onunla boş zaman geçirmişlerdir. Yani artık onunla kendilerini ifade eder olmuşlardır. Dolayısıyla da reel bir ekonomi-politik okuması yapıldığında, şiddetin kaçınılmazlığı gün yüzüne çıkmaktadır.

“Yazık ki Şiddet, Artık Şova Dönüşmüştür!”

Gündemimizde devamlı kadın cinayetleri olması, bugün şiddetin bir şova dönüştüğünün göstergesidir. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutladık ve akabinde de İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalar devreye girdi. Ne var ki ciddi bir kısır döngünün içerisindeyiz! Zira kadın cinayetlerinin arka planına biraz indiğinizde, erkek egemen medya içerikleri ile şekil alan ve bu kodlarla yaşayan bir toplumu görüyorsunuz. İster yerli isterse de yabancı kaynaklı diziler olsun; sinema ya da TV fark etmez, tüm kurmaca türlerde erkek egemen kodlar verilmekte ve işlenmekte! Erkek egemen değerlerde de erkek birincil rolde, kadın ikinci planda ve genelikle de mağdur. Ekseriyetle şiddet görüyor ve eziliyor. Dolayısıyla da erkek övünen ve egosunu tatmin için şiddet uygulayan bir konumda. Hâl böyle olunca da netice değişmiyor. Zira kitlelere dövme, vurma kırma, öldürme ve dayak modelleri sunulduğunda; bu modeller giderek topluma yerleşiyor ve maalesef şiddet bir şova dönüşmeye başlıyor. Sonuçta toplumu şiddetle eğlendirdiniz, şiddetle güldürdünüz ve ona cinayetlerle ilgili türlü modeller sundunuz! Neticenin bu olması, hiç de sürpriz değil. Sonuçta maruz kaldığımız süreç, insanları son derece duyarsız hâle getirdi ve artık şiddet hiçbirimizi irite etmiyor.

Kadın cinayetleri, rutin haberler arasına girdi ve normalleşti. “Günde birkaç tane oluyor!” denilebilecek şekilde sıradanlaştı. Dolayısıyla toplum içinde patolojik yatkınlığı bulunan insanlar da, şiddetle şov yapmaya başladılar. Şiddeti bir şov haline getirdiler! Zaten günümüz toplumları, bir gösteri toplumu haline gelmiş durumda. Herkes, “I am here! Ben buradayım, beni görün!” demek istiyor. Dünyamıza, “Beni nasıl görürseniz görün, yeter ki görün!” çığlıkları hakim! Çünkü insanlar artık, görülmedikleri zaman değersiz olduklarını zannediyorlar. O duygunun ağına düştüklerinde de, “Hiçbir şey yapamıyorsam birini öldürürüm ve toplum beni görür!” diyorlar.

Geçenlerde Marmara Üniversitesi’nde, şiddet ile ilgili bir sempozyumdaydık. Medyadan isimler de katılmıştı. Orada, haber spikerliği yapan Ece Üner’in ilginç bir paylaşımı oldu. Eski kocası tarafından tehdit edilen bir kadın Ece Üner’e ulaşmış ve kocasının kendisine, “Seni çok yakında öldüreceğim! Haberini de Ece Üner’e yaptıracağım!” dediğini söylemiş. Yani karısını öldürmeyi planlayan bir erkek, bunu simule bile etmiş! Buradaki temel mesele, görülmek işte! Bunların hepsi de, şiddetin estetize edilmesinin neticeleri.

 “Teknoloji Bir Sorun Değildir

Ancak Onu Doğru Kullanmamak Çok Büyük Bir Sorundur!”

Teknolojik gelişmelerin geldiği noktada, özellikle de genç kesimin çok ciddi tesirler yaşadığı somut bir gerçektir. Ne var ki teknolojiyi suçlama şansımız yoktur. Bu sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bazen televizyonlarda “Kahrolsun teknoloji!” tarzında mesajlar veren akademisyenler bile görüyoruz. Bu, yanlış bir yaklaşımdır. Sonuçta teknoloji bir makinedir ve onu kullanan insandır! Örneğin insanoğlu atomu keşfetmiş ama atomu bulan bilim adamı, “Bundan bomba yapın ve birbirinizi kitlesel ölümlere maruz bırakın!” dememiştir. Onu bir enerji kaynağı, maddenin en küçük parçası olarak bulmuştur ve bunun üzerinden türlü gelişmeler yaşanmıştır. Sonuçta keşfedilen unsurun nasıl bir amaçla, ne yönde kullanılacağı; tamamen insana bağlıdır. Söz konusu keşif de; kapitalist sistem içindeki güç ilişkileri zemininde, bir savaş aracına dönüştürülmüştür ve insanlar birbirlerine kıyarak, kitlesel ölümlere sebebiyet vermişlerdir. Dolayısıyla sorun teknoloji değildir. Zira teknolojyi nasıl kulanırsanız, o şekilde tezahür eder. Önemli olan insan boyutunu eğitmek,  insan varlığının hasta olmamasını sağlamak, iyi birey yetiştirmek, insanın rehabilitesine uygun bir zemin oluşturabilmektir. Özellikle de gençleri teknolojinin güçlü akıntısından koruyabilmek; paranın en belirleyici güç olduğu şöylesi bir zeminde, hiç de gerçekçi değildir. Çünkü mesele, parasal hırstır. Bu hırs oldukça da birileri bir şekilde o parayı kazanacak, bunu da insan onuruna ve gelişimine rağmen yapacaktır.

Aslında teknolojinin devasa imkanları ile çok güzel bir insanlık da yetiştirilebilir. Zira herkesin herkese kolaylıkla ulaşabiliyor olması, çok büyük bir nimettir. Ama yazık ki para kazanma hırsı, bugün en güçlü belirleyici konumundadır. Kısacası teknolojk gelişimin negatif etkilerini ne denli yoğun yaşıyor olursak olalım, her şeyden teknolojyi sorumlu tutan indirgemeci bir yaklaşım doğru değildir. Zira teknoloji sayesinde birçok iyi şey de yaşamaktayız! Elimizdeki bir makine konumunda olan teknolojiyi, bir şekilde doğru kullanmayı öğrenmeliyiz. Örneğin sosyal medya, oldukça hareketli bir alan. Ancak buranın rengi, toplumun kalitesine bağlıdır. Toplum seviyesi düşükse, buradan elbette sapkın mesajlar açığa çıkacaktır. Toplum iyi bir kültürel seviyeye sahipse, verimli mesajlar doğacaktır.

Sonuç olarak, insanlık bugün kendini güç ilişkileri içerisinde imha etmiş ve eline geçen teknolojiyi de kötüyü yaymak adına bir araca dönüştürmüştür. Örneğin kurumlarımıza çeşitli mailler geliyor ve “Şu hesaba, şu kadar bitcoini yatırmazsanız; elimizdeki gizli görüntülerinizi servis ederiz!” tarzında tuhaf tehditlerle karşılaşabiliyoruz! Elbette ucuz bir yaşamı olmayan, akıllı ve seviyeli insanlar, ‘görüntüler’ kelimesini okuduğu anda bunun bir kurgu olduğunu anlıyor ve tuzağa düşmüyor. Çünkü “Senin elinde benim görüntülerim olamaz! Ben görüntü vermedim ki! Sana görüntü verecek kadar ucuz bir hayatım yok!” diyebiliyor. Ama zayıf taraflarından ve yaşam tarzlarından dolayı bu basit tehditlere boyun eğip o hesaplara bitcoin yatıranlar da oluyor! Hatta haberlere de çıktı bu hadise! İşte bunlar, mevcut sistemin doğurduğu son derece traji-komik hâllerdir...

“Eleştirel Bir Bakış Açısını,

Topluma  Kazandırmak Durumundayız.”           

Söz konusu sisteme her an her şekilde maruz kalan insan, eleştirel bir bakış açısını kazanmak ve kullanmak durumundadır. Özellikle de genç kesime, bu yetiyi sağlıklı şekilde kazandırmalıyız. Ne var ki bunu verebilmenin kısa vaadeli bir çözümü de yok. Tek çıkış, eğitim ve kültürel olgunlaştırma.

Kendi toplumumuzdan yola çıkacak olursak; gerek sosyal medyada, gerek ana akım medyada, gerekse de siyaset zemininde söylemin sıkıntılı olduğunu müşahede ediyoruz. Söylem ayaklar altında ve oldukça ucuz bir dil kullanılabiliyor! Topluma model olması gereken insanlar, sorunlu bir dil kullanıyorlar ve topluma bu kötü dil ile sesleniyorlar. İnsanlar da hâliyle bunu model alıyor. Bu kadar popülizme kaymamak lazım. Öncelikle, bu ucuz ve kolaycı yaklaşımı bir terbiye etmeliyiz. Bu noktada siyasi zeminde de ciddi bir farkındalık oluşturulmalı.

Bir kere istikrarlı bir toplum yapımız olmadığı için, gündemimizde sürekli sorunlar oluyor ve siyaset mekanizması da bu sorunların çözüm noktası olarak görülüyor. Toplumsal kesimler arasındaki ekonomik mesafe fazla, yoksulumuz çok yoksul. Mevcut tablo bu olunca da siyaset her zaman bir umut olarak görülüyor ve güçlü bir konumda yer alıyor. Bu güç de istikrarsızlığın çözümünün sürekli olarak siyasi seçimlerde aranmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla da sürekli seçim gündeminin olduğu bir toplumda, siyaset sathı her daim hareketli oluyor. Zaten bu tablo da sürekli olarak oy endeskli popülist bir siyaset anlayışını hakim kılıyor, besliyor. Ne var ki siyaset mekanizmasının ülkemizde ince işçilik yapabilir hâle gelebilmesi için, toplumsal gelişmenin belirli bir düzeye erişmesi şarttır. Örneğin sağlıklı bir sivilleşme sürecinin yaşanması gereklidir. Biz, henüz sivilleşen bir toplum hâline gelemedik. Güçlü sistemlerde, meydanlarda atılan bir slogan çok önemli değildir ama zayıf sistemlerde mesele hâline gelir. Polis devreye girer ve mesele haddinden fazla büyür. Bu bağlamda sivilleşmiş bir toplum yapısına sahip değiliz. Bu aşamaya gelebilmek de zaman alacak bir durumdur. Süreç içinde bilinçli kuşaklar yetişecek ve iyiye doğru bir evrilme illa ki yaşanacaktır. Ne var ki temel belirleyici her zaman ekonomidir ve ancak refah toplumu olduğumuzda böyle bir iyileşme gelebilecektir.

Toplumdaki rahatlama, olgunlaşma ve huzur; yaşam standardının yükselmesi ile ilgili bir durumdur. Eğer açlık gibi, işsizlik gibi bir tehlike varsa; sinirler hep gergin olur. Sinirler gergin olunca da, doğal olarak istenmeyen davranışlar yaşanır. Hayatın gerçeği budur. Yaşam standardı yüksek olan İskandinav ülkeleri gibi yerlere baktığımızda, sosyal medyalarının bile farklı kullanıldığını görebiliyoruz. Topluma yönelik dil de o kadar kötü değil. Ama ekonomik anlamda bizim gibi kategorilerde yer alan toplumlarda, istikrar yoksunluğundan dolayı sinirler hep gergindir. Gergin sinirler de iletişim kazalarını ya da öfke patlamalarını beraberinde getirmektedir.

Öte yandan, toplumumuzda insanların kolay bir şekilde birey olma şuuruna erişemediklerini de gözlemiyoruz. Bu da bizim bir başka gerçeğimiz. Sonuçta uzun vadede farkındalık oluşturmak ve alternatif üretim alanları oluşturmak zorundayız. Zira kendini sağlıklı üretimler yolu ile ifade edemeyen insan, kolaylıkla şiddet gösterisi gibi sapkın durumlara yönelebilmektedir.

“Sağlıklı Üretim,

En İstikrarlı ve Kalıcı Sosyal Rehabilitasyondur.”

Yıllardır, “Bir toplumun üretmesi ve kendi kendine yetmesi gerekir!” diye söyler dururuz. Esasen bu durum, hem bağımsızlığın hem de sosyal rehabilitasyonun şartıdır. Bir toplum üretim yapıyor ise, sağlıklı bireyi de yapılandırır. Üreten insan kendi coğrafyasını sever, kendini ifade edebildiği için huzur bulur ve yok etme yoluna gitmez. Eğer bu zemini var edemezsek, bireyler mevut küresel akıntı içinde hayata yok etmek üzerinden meydan okur ve yıkıcı güç haline gelirler. Toplumda sağlıklı bir üretim anlayışı olmadığı için kendine yer bulamayan insan, yıkıcı ve tahripkâr olur. Üretemeyen, üretim zemini içinde kendini ifade imkanını yakalayamayan birey ya kendini yok eder ya da başkasını! Oysa ki üretebilse ve bireysel ya da sosyal tatmini yaşayabilse varolma hissini duyacak ve yok etme değil var etme anlayışı üzerinden hareket edecek! Böyle bir felsefe ve anlayış geliştirecek. Aslında temel mesele budur.

Pek çok cinayete baktığımızda, ya hane içindeki ekonomik sorunlar öne çıkar ya da boşanma gibi, bakılamayan çocuklar gibi sosyal gerçekler kendini gösterir. Hikayede sinir bozan bir kadın ya da sinir bozan bir erkek vardır ve genelde bunların temelinde de yokluk yatmaktadır. Evet, bir takım varsıl ailelerde de öldürme yönelimini görebiliyoruz ama orada ekseriyetle patolojik bir durum oluyor. Bireyin bebeklikten itibaren iyi yetiştirilememiş, sağlıklı bir bireysel tatmin yaşayamamış olması gibi sebepler öne çıkıyor. Kısacası, istisnai durumlar olsa bile genel soruna baktığımızda; ekonomik istikrar gerçeği ile yüz yüze geliyoruz.

“Topluma İyi İçerikler Sunulduğunda,

Halk Bunu Görür ve Kendi İhtiyacına Uygun Olanı Alır.”

Bizler yıllarca, “Halk bunu istiyor!” denilerek kültür emperyalizminin açık hedefi haline getirilmiş toplumlar olduk. Bunun bir gerçek değil bir dayatma olduğunu hep bildik ama gerçek değişmedi. Son dönemlerde bireysel, ailesel ve toplumsal bazda psikolojik çözümlemeler yapan bir dizi tipolojisinin ekranlara yansıdığını ve bunun halk tarafından satın alındığını görüyoruz. Bu dizilerde kişisel açmazlarımız, benzer aile hikayelerimiz, bireysel gelişimimize ve huzurumuza blokaj koyan yanlış yargılarımız analiz ediliyor ve halk böylesi bir ürüne zaman ayırıyor, bu tür bir içeriği benimsiyor. Çünkü aynada kendisini, kendi sorunlarının kaynağını görüyor.

Eğer ortada bir sorun varsa, çözüm için öncelikle o sorunun varlığını kabul etmek gerekir. Yani onu deşifre ettiğiniz anda çözüm de beraberinde gelir. Görme ve kendimize itiraf etme aşaması, bu nedenle son derece önemlidir. Görme, itiraf etme ve deşifre; çözümün başlangıcıdır. İşte bu tarz yeni akım diziler, insanları bu önemli noktaya davet etmektedir. Hatta bu tarz içerikleri izleyen etrafımdaki gençlerin, psikolojik öyküler yazmaya başladığını görüyorum. Yani siz verdiğinizde, halk alıyor aslında! Yeter ki ona düzgün, sağlıklı bir şeyler verebilin. Bu tip dizilere yönelik toplumsal onayı ve şifalanmayı, ekseriyetle ev hanımı olan komşu hanımlardan da görebiliyorum. Zira kahve ikramlarına icabet ettiğim zamanlarda, bu içeriklere ciddi ciddi zaman ayırdıklarını gözlemliyorum. Ama bu tarz kaliteli ve derinlikli içerikler, elbette ki ciddi bir çaba istiyor. Vurdulu kırdılı filmler ise daha kolay üretilip tüketilebiliyor! Aksiyonun hazır bir alıcısı oluyor. İşte bunların hepsi bir tercih, farkındalık ve mesai meselesidir.

“Toplumun Bilgi Üretim Merkezleri Olan Üniversitelerin,

Kendi İçinde Kapalı Yapılar Olması Düşünülemez.”

Gerçekçi bir çözüm noktasında; akademi kısa, orta ve uzun vadede hep etkin olmak durumundadır. Zira akademi, sadece öğretim yapan kurum demek değildir. Ne var ki bugün bu noktaya gelmiştir. Ayrıca, nicelik arttıkça nitelik de düşmüştür.

Üniversiteler esasen bilgi üretimi yapmalı ve bilgiyi hayata katan kanallar olmalıdır. Bu anlamda kampüslere hapsedilmiş bir üniversite anlayışı, son derece eksik ve hatalıdır. Kendi içine kapalı kampüsler, topluma açılamaz! Dolayısıyla da bilgi üretim merkezleri olarak çalışması gereken üniversiteler toplum içine karışmalı, buralarda üretilen bilgiler de halka aktarılmalıdır. Zira başarı bu şekilde gelir. Gerçek dönüşüm ancak bu kanalların işlevsel hâle gelmesi ile gerçekleşir.

Bazı üniversitelerde, hocaların lojmanlarının bile kampüs içinde olduğunu görebiliyoruz. Yani bir anlamda, oralarda kendi kendilerine takılıyorlar! İşte bu olmaz. Kendi kendilerine takılmayacaklar, toplumun gerçek sorunlarını görerek bunlara çözüm üretecekler! Diploma vermek kolaydır ancak o diplomaların soyut kalmaması için, hayata katılma kanalları açılmalıdır. Koordinasyon işlevi de siyasette olduğu için, üniversiteler noktasında sağlıklı bir siyasal koordinasyon sağlanmalıdır.

“Aslî Çözüm İçin, Hem Siyaset Mekanizması

Hem de Sivil Toplum Yapıları Amacına Uygun Hizmet Vermelidir!”

Siyaset mekanizması ve sivil toplum yapıları, sitemin tıkanma noktalarını açabilecek işleve sahip araçlardır. Ancak bunun için aslî amaçlarına uygun şekilde hizmer verebiliyor olmaları şarttır. Örneğin siyasetin, ‘kamu hizmeti’ mantığı ile çalışması gerekmektedir. Dolayısıyla da bu aslî mekanizma bir koltuk kapma yarışına değil de kamu hizmeti verme anlayışına dayandırılabilirse, çıktılar da o nispette verimli olacaktır. Böylece halka da daha derinlikli içerikler ve sağlıklı bir gündem verilebilecektir.

Siyasiler ne zaman ki kendilerini koltuk peşinde koşan kadınlar ya da adamlar olmaktan kurtarıp kamu hizmeti yapan bilinçli insanlar haline gelirlerse, işte o zaman pek çok sorunu aşmış oluruz! Tabi bu durum farkındalıkla, bilinçle alakalı bir boyuttur. Ayrıca demokratik bir toplumsal yapı da, iktidar gücünü değil koordinasyonu merkeze almaktadır. Dolayısıyla da siyasi yapılar kendilerini güç unsurları olarak değil koordinatörlükler olarak tanımlayıp kamusal alana hizmet etmelidirler.

‘Liderlik’ konusunda da şunu söylemek gerekir ki; siyasiler kamusal alanda gerçekten verimli hizmetlerde bulunurlarsa, toplum onları kendiliğinden ‘lider’ olarak tanımlar. Yani siyasilerin kendilerini lider olarak tanımlamasından ziyade, toplumun onlara bu unvanı vermesi gerekir. Kısacası, ‘liderlik’ sıfatı bir toplumsal çıktı, bir sonuç, bir kamusal tanımlama ya da onaylama olmalıdır.

Sürekli bir seçim ülkesi olmaktan ziyade güzelim Anadolu’nun her bölgesini ve her kesimden insanı sağlıklı bir üretim süreci içine dahil edebilirsek, çoğu sorunu ortadan kaldırabiliriz. Zira bu dinamik nüfus ve irade, bizim toplumumuzda mevcuttur. Getirmemiz gereken köklü çözüm budur. Kısa vadeli adımlar noktasında ise yasaları aktif kullanmalı, sürekli güncel sorunlara uygun şekilde geliştirmeli ve kamuoyunu bu konuda bilgilendirmeliyiz.

Siyaset gibi sivil toplum örgütleri de bugün ekseriyetle gerçek bir STK olarak işlev görmemekte, son derece politize bir duruş sergilemektedirler. Hâlbuki sivil toplum, tıpkı isminde belirtildiği gibi sivil alanda vazife yapmalıdır.

Neticede topyekün bir mücadele sergilemeli; akademi, siyaset, medya, bürokrasi, sivil toplum, sanat gibi tüm toplumsal enstrümanlarla gerçek bir üretim toplumu haline gelebilmeliyiz. Bireyler de bu üretim sürecinin içinde yer almalı ve kendini ifade edebilmeli. Ancak o zaman, total anlamda bir sosyal rehabilitasyon ve vizyon açığa çıkabilir...